
Zamanlardan bir zaman. 2007 Nisan’ı dikkatimi çekti. Bir önceki kitabım Yalnız Kadın Cinayetleri’nde, 1997 yılında geçen olayları anlatmıştım. Demek ki on yıl sonrası için bir hikaye daha kapımı çalıyordu. İki adım ileri bir adım geri yaşarken, olup biteni, düşüncelerimi kelimelere döküp Çarşambanın Kötüsü’nü yazdım.
Sümer ve Babil takvimlerinde yılın ilk ayıdır nisan. Bu ayda yağan yağmurların bereketli olduğu söylenir. Ağaçların çiçeklenişi kutlanır. Aşk ve doğa kutsanır. Nisan yağmurları mayadır, şifadır.
Memleket ise devasa bir kadın mezbahası. Barajlarda, yol kenarlarında kadın cesetleri bulunuyor, bazıları kimsesizler mezarlığına gömülüyor. Neler olup bittiğini genellikle adliye ve polis muhabirleri biliyor, en tepeden en aşağıya suç örgütlerini, suçları, çürümeyi onlar görüyor, gösteriyor. Ama biliyoruz ki imkanlar kısıtlı, yasaklar devasa. Neticede ben de eski gazeteciyim.
Özel olan politiktir, diyerek yola çıkıp 2007 Nisan’ından bir fotoğraf çekmek istedim. Geçmişi deşip kurcaladım, bende kalanları ortaya döktüm. Arşiv taradım. Eski notlarımı düzenledim.
2007 Nisan’ında üç gün boyunca kadın dergisi çalışanlarından pazarda tezgah açanlara, belgesel film yönetmeninden, dört duvar arasında yaşamak zorunda kalanlara hayat hikayeleri derledim.
Bir kadının boğazı kesilerek öldürülmesi ve siyasi cinayetleri ele alırken devletin rolü, iktidarın tavrı, güçlülerin ayak oyunlarını da bilhassa vurguladım. Kitapta tütün çiğneyip tüküren çelik bakışlı erkekler, yürek hoplatan kadınlar yok. Gerçekler var.
Şiddet. Cinayet. Can alan, hayatları bitiren hem de işkenceyle, en kalleş yöntemlerle Azrail kesilen insanlar karşısında ne diyeceğimi, olayları nasıl anlatacağımı bazen bilemedim. Üç günün notlarını ve karalamaları tekrar tekrar okudum. Ve nihayet taslak bitti. Olduğu gibi de yayımlandı. Gerisi okuyana kalmış. Gökten üç elma düşmüş…